Anasayfa arrow Üst menü arrow Güven Birkan arrow Hem Ağlarım ,Hem Yaparım(*)-Güven Birkan


Hem Ağlarım ,Hem Yaparım(*)-Güven Birkan

Mimarlık, bir tür “hem ağlarım, hem yaparım” mesleği. Mimar, bir yandan, istediği koşullar sağlanmadığı için devamlı yakınır; öte yandan da o istemediği koşulları yaratanlara hizmet eder; böylece de, o koşulların kabuklaşıp yerleşmesini sağlar. “Meslek”, yakınma konusunda da oldukça başarılıdır; sistemin doğal sonucu olan aksaklıkları, “bütüncül” olduğunu iddia ettiği bir yaklaşımla ortaya döker, ama çizgiyi aşıp işin özüne dokunmamaya da özen gösterir. Çünkü o zaman meslek sınırlarının dışına çıkıp “siyaset”e dalmış olur ki, bu bindiği dalı kesmek anlamına gelir. Doğaldır ki topluluğun bünyesinde, mesleğin bu genel temkinli tutumunu izlemeyen radikal gruplar her zaman olagelmiştir ve batı demokrasilerinin bir gereği olarak bu “yaramazlara” hoşgörü ile, hatta biraz da acıyarak bakıla gelmiştir: çünkü bu sevimli anarşistlerin, sistemin iş sağlama mekanizmasının dışında kaldıkları için yeterli mesleki tatmin alamayan kesimlerin üyesi olduğu kabul edilmiştir. 

 

Avrupa Birliği, örgütlenme sürecinde, bazı meslek gruplarına, toplum yararı açısından özel bir önem veriyor; mimarlık bunlardan biri; diğerleri ise, hukuk ve sağlık. Mimarlar da, Birlik bünyesinde örgütlenip, mesleğin yararlı olabilmesi için gerekli asgari koşulları ortaya koymaya çalışıyorlar. Toplantılarla, yayınlarla, görüşmelerle, karar vericilere telkinde bulunuyorlar. Bu telkinlerin, aynı zamanda meslektaşlarına da yönelik olduğunu söylemeden edemiyorlar; getirdikleri önerilerin kendi bünyelerinde dahi yeterince benimsenmediği kaygısını taşıyor olmalılar. Avrupa Mimarlık Konseyi (ACE) tarafından1995’de yayınlanan Avrupa, Mimarlık ve Yarın belgesinde ve 2004’de yayımlanan Mimarlık ve Yaşam Kalitesi belgesinde bu kaygı seziliyor. 

 

BÜTÜNSELLİĞİN SINIRLARI

 

Her iki metinde de, tablonun bütününü sergileme iddiasına karşın, sınırlar özenle çizilmiş:

·   sadece Avrupa Birliği sınırları içinde,

·   sadece serbest piyasa ekonomisi içinde,

·   sadece serbest çalışan mimarlar,·   sadece tasarımcı mimarlar,

·   ................  ................. 

 

Bu sınırlamalara şöyle bir göz atalım:Avrupalı mimarların “bir bölümü”, bir araya gelip sorunlarını tartıştıklarında, dünyanın bütünü ile ilgili öneriler getirmeyebilirler; ancak durum belirleyen analizler yaparken, dünyadaki siyasi ve ekonomik gelişmelerin Avrupa üzerindeki etkisini yeterince tartışmamaları da şaşılacak bir tutum. Gerçi kendi kültürlerini ve mimarilerini koruma bağlamında AB dışında da bir dünya olduğuna değiniliyor: “uluslararası ticari anlaşmalar, tasarım ve imalat hizmetlerinin dünyanın herhangi bir yerinde yapılmasına olanak tanıyarak Avrupa’nın mimari yönden kültürel özgünlüğünü ve çeşitliliğini tehdit etmektedir (Avrupa, Mimarlık ve Yarın s.35). Bununla ilgili olarak getirilen öneri ise “AB’nin, GATS müzakereleri sırasında, Avrupa’nın mimarlık kültürünü tanıtması ve desteklemesi” ile sınırlıdır (Avrupa, Mimarlık ve Yarın s.58). GATS’ın varlığına doğrudan bir itirazın olmayışı, bu sistemden yeterince yararlandıkları için mi yoksa, bu tür anlaşmalar imzalanırken kendilerini koruyacak önlemleri alma basiretini gösterebildikleri için mi? İnsan merak ediyor. 

 

“SERBEST PAZAR  EKONOMİSİ EN İYİSİ” AMA .......

Serbest pazar ekonomisine değinme biçimine gelirsek:Metin bir övgü ile konuya giriyor: “serbest bir piyasa ve açık bir ekonomi sayesinde, Avrupa bugün maddi olarak her zamankinden daha zengin” (Avrupa Mimarlık ve Yarın, s. 1). Bu cümle ile, “manevi fakirleşme” eleştiriliyor da olabilir; ama metnin tümü gözetildiğinde, pazar ekonomisine sımsıkı bağlanıldığı görülecektir. Önce küçük bir değinmede bulunayım: Bu düşünceyi öne sürenler Avrupa’nın bir yarısının, yarım yüzyıl boyunca, serbest piyasa ekonomisinin dışında yaşadığı unutuyor. Geleceğe yönelik dersler çıkarılması gereken olumsuz da olsa bir şeyler söylenemez mi? O dönemde, o bölgelerde başarılmış olumlu hiç mi birşey yok? En azından,  planlı gelişen kentlerden, kültürel geçmişlerini korumak üzere yerle bir olan yapıları savaş sonrası nasıl özveri ile yenilediklerinden, kitlelerin acil konut sorununa çözüm olarak gerçekleştirilen toplu konut uygulamalarından; sınırlı kaynakların arsa spekülasyonuna değil de yatırıma tahsis etme şansının yakalanmış oluşundan söz edilemez mi? Herhalde, tarihte kaldığı düşünülen o farklı toplumsal sistemin, Avrupa insanına, ne maddi ne manevi hiçbir olumlu katkısı olmadığı konusunda bir görüş birliği var. Üstelik meslek ve yapılı çevre bağlamında çıkarılacak bir dersin de bulunmadığı düşünülüyor.  Gerçi savaş sonrasında, Avrupa’nın batısında oluşturulan kentsel çevreden de pek övgüyle söz edilmiyor; o günün kısıtlı kaynakları unutularak, yapı ve çevre kalitesinin yetersizliği bir çok bağlamda vurgulanıyor. Yüksek yoğunluklu, düşük standartlı konut alanlarında yaşanan sosyal ve psikolojik sorunların bir yığın araştırmaya konu olduğu bilinen bir gerçek; ancak 21. yüzyıla girerken, olağanüstü kaynaklar harcanarak “yenilenen” Avrupa kentlerinin ulaştığı kentsel çevrenin daha insancıl olduğu da savunulamıyor. Avrupalı Mimarlar, serbest pazar ekonomisi sayesinde maddi olarak zenginleştiğini söyledikleri giriş cümlesinden sonra, neredeyse metnin tamamında, Avrupa’nın maddi ve manevi olumsuzluklarını sıralıyorlar; sadece “Giriş” bölümündekilerini aktarmak yeter sanırım (Avrupa, Mimarlık ve Yarın s.1):“...... pek çok insan, hem günlük yaşamın ihtiyaçlarını olması gerektiği gibi karşılayamayanhem de yaratıcı potansiyelin yeşerebilmesi için gereken sosyal ve kültürel etkileşimden yoksun, kalabalık ve sıkışık ortamlarda ..... yaşıyor. ...... yeterli alışveriş yerleri, kültür merkezleri, temiz hava ve sakin çevre gibi en basit ihtiyaçlarını bile gideremiyor.”“ ..........  çağdaş fiziksel çevrelerimizin çoğu, asırlardır sahip olduğumuz bazı çevrelerden daha çirkin.”..................... Serbest pazar ekonomisinden genelde övgü ile bahsedilip, arkasından, ulaşılan olumsuz sonuçların sıralanması, ilk anda, metni kaleme alanların, aslında sistemi eleştirmenin bir yöntemi olarak bu yolu seçmiş olabileceklerini düşündürüyor. Çözüm önerilenlerinin, serbest pazar ekonomisini veri olarak alan, ama bu sistemin özüyle çelişen önlemler dizisinden oluşması, bu savı güçlendiriyor. Örneğin:

·   Tasarımcı ve yapı üreticisi olarak, küçük üreticinin güçlendirilmesi talep ediliyor; sistem, bakkalından, ayakkabı tamircisine kadar küçük üretici olarak ne varsa kökünden kazırken, mimarlara ve inşaatçılara neden farklı davransın?

·   Yeni yapı yapmadan önce mevcut stoğun kullanılır hale getirilmesi öneriliyor; oysa sistem, kısa erimde ekonomik değilse, bir yıl önce yapılan bir yapıyı bile yıkıp yenisini dikmeyi tercih ediyor.

·   Malzeme seçiminde, geleneksel ve yerel malzemelere ağırlık verilmesi isteniyor; sistem, kısa erimli maliyeti ve kısır bir performans anlayışını malzeme seçiminde en belirleyici etken yapmışken, bu istem nostaljik olmaktan öte bir anlam taşır mı?

·   Yapılı çevrelerin, tarafların uzlaşması ile biçimlenmesinden söz ediliyor; zaten öyle olmuyor mu? Böyle bir sistemde “uzlaşma”, kararlara güçler oranında katılım anlamına geldiğine göre, çevremize baktığımızda bu güç dengesi hemen farkedilmiyor mu?

·   Bu arada, “kamu yararı” kavramı yeniden anımsatılmaya çalışılıyor; serbest pazar ekonomisi ile çeliştiği için “sosyal devlet” in kökünü Avrupa’dan kazıma işlemleri daha yeni yeni tamamlanırken.

·   Sadece mimarlık hizmetlerinde, en düşük fiyat  verene iş verilmesinden vazgeçilmesi önerisi ise, serbest piyasa ekonomisini kabul edip, bunun can acıtıcı kurallarının hep başkalarına uygulanmasını isteyen çelişkinin en çarpıcı örneği. 

SERBEST ÇALIŞMAYAN AŞAĞILANMALI MI?

Mesleğin serbest mimarlıkla ve tasarımcı mimarlıkla sınırlanmış oluşuna gelince:

“Serbest meslek sahipleri genellikle eğitim ve meslek pratiği bağlamında yüksek kalite standartları tuttururlar ve sundukları hizmetin niteliği ve etkisi konusunda kişisel sorumluluk taşırlar”, (Mimarlık ve Yaşam Kalitesi s.12), “ ...... serbest meslekler büyük ölçüde kamu yararı kaygısı taşır ....... “ (Mimarlık ve Yaşam Kalitesi s.13),  “sadece müşteri için son derece önemli olan ekonomik faktörler değil, aynı zamanda toplumu genel olarak etkileyecek olan estetik, kültürel ve sosyal faktörler de düşünülmektedir”

Bütün bunlar doğruysa, çevremiz bu hale nasıl geldi? Önemli olan, kişisel çıkar ile toplumsal çıkar çeliştiğinde, mimarın kimin yanında yer alacağıdır. Mimarlık hizmeti, eğer kamu yararının  gözetilebildiği bir sosyal ortamda veriliyor olsaydı, serbest mimarlığın erdemlerinden böylesine övgüyle bahsedilebilirdi. Ama serbest piyasa ekonomisinde mesleğini uygulayan bir serbest mimarın toplum çıkarını gözetme çabası, müşterisinin çizdiği sınırda sone erer. Ama daha önemli bir nokta var: Mimarın istihdam biçimi bu konuda ne kadar belirleyici olabilir? Evet, ücretli çalışan mimar, kendinden istenileni yapmıyorsa iş aktine son verilebilir; ama eğer “serbest” mimar konumunda ise, o mimar serbest bırakılır, yerine, istenileni yapacak bir mimar ” tutulur”, yani sonuç değişmez. Acaba “serbestlik” ile kastedilmek istenen istihdam biçimi değil de, düşünce ve davranışta özgürlük müdür? Yani, hangi istihdam biçiminde olursa olsun, mesleğini uygularken, bilimin, tekniğin ve meslek ilkelerinin gösterdiği yolda yürümek midir anlatılmak istenen? Aksi anlam çıkarmak, serbest meslek sahibi olmayanları aşağılamak anlamına gelmez mi? UIA belgeleri dahil bir çok çalışmada görülebilir ki, mimarlar, neredeyse 30 farklı alanda hizmet sunmaktadırlar ve bu alanların hepsi de çevremizin oluşumunda, doğrudan ya da dolaylı olarak etkilidirler. Ancak Avrupalı mimarlar adına kaleme alındığı söylenen bu metinler, meslek mensuplarının en az yarısını meslek dışı çalışıyormuşçasına görmezlikten gelebilmektedir. Böylece onların verdiği hizmetler ve o hizmetlerin verilişindeki sorunlar da önemsenmemiş olur ki; bu da tablonun bir bölümünü gözden kaçırmak demektir. Peki, tablonun o bölümü ne kadar önemlidir? Bu konuyu, “yapı tasarım kalitesininin yapılı çevrenin kilit belirleyicisi olduğu” (Avrupa, Mimarlık ve Yarın s.3)  görüşünü yeniden yorumlayarak tartışmakta yarar var:  

“TASARIM” SÜRECİNİN BAŞI VE SONU

Tasarım aşaması, bir yapının oluşumunda, en yaratıcı aşamadır; ama yapıyı belirleyen en önemli kararlar acaba o aşamada mı verilir? Kent planları, yapı ve güvenlik standartları, imar ile ilgili yasa ve yönetmelikler, sözleşmeler, işveren ve vekilinin talepleri biraraya geldiğinde, bazan tasarımcıya neredeyse bir milim hareket alanı kalmadığı, mimarların sürekli yakındığı bir gerçek değil mi? Bütün bu bağlayıcı ve yönlendirici verilerin oluşmasında da mimarlar çeşitli roller oynuyorlar. O kadar ki bazan tasarımın tabi olacağı yazılı belgeleri düzenleyenler ile tasarımcılar arasında ciddi meslek içi didişmeler yaşanıyor. Uygulama aşamasındaki ”katkılar” da dikkate alınırsa, denebilir ki, bir yapı, onun biçimlenişine yön veren tüm kararların bir ürünüdür; kısaca, tasarımın ne zaman nerede başladığı, kimlerin ne kadar katkı yaptığı, her ürün için farklı olabilmektedir. Bazan, geçerli yönetmelikler, arsanın imar durumu ile biraraya gelince, orada yapılacak binayı büyük ölçüde tanımlayabilmektedir; bu durumda tasarımcıya, cepheyle oynamaktan başka yapacak bir şey kalmaz; yani iş tasarımcıya ulaştığında yapı zaten birileri tarafından biçimlendirilmiştir. Metinlerde, tasarım kalitesi ve dolayısıyla tasarımcı mimarın rolü yüceltilirken, bu sürecin bütünselliği gözardı edilmiyor mu? Örneğin, piyasa değeri ve dolayısıyla yapı yoğunluğu yüksek bir arsa söz konusuysa, mimarın sırf kamu yararı adına “müşterisini” düşük yoğunluklu bir yapılaşmaya ikna etme olasılığı var mıdır? Mimar o arsanın, o yoğunluğu kaldırmayacağını bile bile ve istemeye istemeye kendinden önce verilmiş olan bu en önemli tasarım kararını sürdürmek zorundadır. 

KİŞİLİK BÖLÜNMESİ YARATAN BİR MESLEK

İşte bu noktada mimardaki kişilik bölünmesine tanıklık ediyoruz:Sosyal devlet fikrinin bir kenara itilmesiyle birlikte kamu yatırımlarının giderek azaldığı bir ortamda, mimarın işvereni, artık neredeyse sadece özel girişimciler olmaya başlıyor. Ancak, bu insanlar çoğu zaman, kullanıcı olmadıkları gibi, yatırımcı bile değiller; bunlar bir takım aracılar; ama mimara da problemi tanımlayanlar bu insanlar. Büyük konut alanları, alışveriş ve iş merkezleri, hatta kent parçaları, bu ilişki içinde tasarlanıp inşa ediliyor. Bu piyasadan iş alma şansına sahip olan mimarın, o işi yaparken birincil kaygısı, artık, ne kullanıcının istem ve gereksinimleri, ne de kamu yararı. Mimarlar, bu tür “ikincil” kaygıları, tasarım yaparken değil, mesleki toplantılarda ya da bu tür metinlerin içinde dile getiriyorlar. Böylece “gündüz insan, gece kurt” niteliğinde bir meslek adamı tipi oluşuyor. Mimarlar, bu metinlerde ortaya konan görüşlerle hemfikir mi?Bu metinlerin kaleme alındığı  ortamlar ne kadar demokratik? Daha doğrusu, bu ortamların oluşmasında demokratik süreçler ne ölçüde işliyor? Tüm mimar kesimlerinin görüşleri ortama yansıyor mu? Mimarların, bir tür “dış düşmana” karşı birleşme konusunda uzlaşıp, meslek dışı insanlara götürülecek bir öneri seti hazırlanması söz konusu olduğunda, iç tartışmayı ertelemiş olmaları olası. Ama meslek dışı çevrelere öneri götürmeden önce, meslek topluluğu içinde bile yeterince tartışıldığını söyleyemeyeceğimiz öyle önemli konular var ki. Örneğin “İşveren, en düşük fiyatı verene işi vermesin, tasarım kalitesini gözeterek mimarını seçsin” demeden önce, “biz işvereni ne tür bir mimariye özendiriyoruz?” diye kendimize sormamız gerekmez mi? Yani önce biz mimarlar, “tasarım kalitesi” adına neleri yüceltmeliyiz? Birbiriyle didişen “şaheserlerle” tıkış tıkış doldurulmuş, “hıyar” dahil her tür formun sergilendiği “expo” benzeri pazaryeri görünümündeki kentsel çevreleri mi, yoksa uyumlu düzgün, sıradan yapılardan oluşan sakin kentsel ortamları mı? Uzanmış devasa tembel deniz memelilerini andıran mimari “enstallasyonları” mı, “insan ölçeğinde” formları mı? 

İNANDIRICI OLMAK İÇİN

Avrupalı mimarlar, bu tür metinleri yayımlarken ne kadar inandırıcı olabildiklerini kendilerine soruyorlar mı acaba? Eleştirdikleri fiziksel çevrenin oluşumunda hiç bir katkıları olmadığına politikacıları, yöneticileri, yatırımcıları ikna edebiliyorlar mı? Yoksa meslek dışı çevrelerde “ne güzel el birliğiyle yürütüyorduk işleri, bu da nereden çıktı?” şaşkınlığı mı yaratmıştır bu tür bir belgenin ortaya çıkması. Gerçi açık ve kısa erimli eylem önerileri getirilmediği sürece; bu tür genel metinlere, Avrupalı politikacıların ve yöneticilerin bile imza atması olasıdır: Hiç bir sorumluluk üstlenmeden hep birlikte dilekte bulunmak ne güzel. Oysa önemli olan bir sonraki adımlar:Sıralanan hedeflerin bu güne kadar neden gerçekleşemediğini analiz edip, nedenlerinin ortaya konup o nedenlerle mücadele stratejilerinin geliştirilmesi. Örneğin, toprak rantının, bu keşmekeşin yaratılmasında belirleyici rol oynayageldiği kanısına varılıyorsa, bu rantın önlenip önlenemeyeceği, ya da rantın kentlerimizi yönetmesine engel olunup olunamayacağının tartışılması ve politikacılarla, yöneticilerle, sivil toplum kuruluşlarıyla bu noktada ortak eylem planları oluşturma yollarının araştırılması. İşte o zaman, herkesin gerçek tutumu ortaya çıkabilecektir. Mimarların da ne denli samimi olduğu, ancak işin özüne inen ayrıntılı analizlerle ve daha insanca bir çevre yönünde mesleğin önünü açmaya yönelik eylem planlarıyla anlaşılabilecektir. 

NASIL BİR POLİTİKA METNİ?

Bu tür metinler Türkiye’de, mimarlar örgütlenmeye başladığından beri, yayımlanıyor. Üstelik daha köklü analizlerle ve evrensel ilişkileri gözardı etmeden. Ama ulusal mimarlık politikası metinlerine gelince, AB üyesi ülkeler ile aramızda önemli bir fark var: Oralardaki politika metinlerini incelediğimizde, iki önemli nokta dikkatimizi çekiyor: Birincisi bu metinler, o toplumların mimariyi ve çevreyi kavrama düzeyini ve biçimini yansıtıyor, yani bir tür durum tesbiti, yani ulaşılacak bir hedef değil. İkincisi de bu metinlerin hazırlanmasına hükümetlerin, yani, politikacıların ve yöneticilerin önayak oldukları gerçeği; dolayısıyla bunların bir tür resmi belge niteliği taşıması. Oysa Türkiye’de hazırlanan mimarlık politikası önerisi metinlerinin öncelikli görevi, mimarlık ve çevre konusunda asgari bir bilincin filizlenmesine ön ayak olmaktır. Metnin hitap etmesi beklenen kültürel yapı ve bu kültürde mimarlığın algılanma düzeyi  çok farklıdır; bir bakıma, toplum olarak henüz merdivenin ilk basamaklarındayız. Bu nedenle de böyle bir metnin içeriği ve üslubu, Avrupa’dakilerden farklı olmak zorundadır. Bizim metnimizin onlarınkinden üstünlüğü, yaklaşımındaki evrensellikle, toplum yapısına uygun ve detaylı strateji ve eylem planları önermesiyle sağlanabilir. 

 

(*)ACE Beyaz kitabının değerlendirilmesi olarak İstanbul Şube Okuma atölyeleri yarışmasına sunulan metin.